Beyoğlu’nun dar sokaklarında, gece yarısına yaklaşırken, bir fincan kahve daha söyleyen insanlar arasında yavaşça yürüyorum. Etraftaki kafe ve barlardan yankılanan müzik, sokakta yankılanıyor; hayatın farklı tonları aynı ritmde birleşiyor. Bir akşam üzeri, Tünel Meydanı’ndaki eski bir kafede otururken tanıştığım kadın, bu hayatın belirgin bir sesi ve yüzü. Adını sormadım; çünkü geceyle özdeşleşen hikâyelerde adlar genellikle bulanıktır.

Kızıl saçları omuzlarına dökülürken, çenesinin altına düşen küçük kolye dikkatimi çekiyor. Herkesin bir hikâyesi var, diyor, ama esas olan, bu hikâyeleri nasıl anlattığımız. Beni anlamanızı istemiyorum; çünkü ben bir bulmacayım, diyor. "Beyoğlu’nun her köşesinde beni bulabilirsiniz ama asla tam olarak çözemeyeceksiniz."

Bu sözlerinde bir davet mi, yoksa bir meydan okuma mı var, anlamak güç. Ancak onun hayatı, sokakların, kâğıt bardakların ve gece yarısı sohbetlerinin parçası olan bir hikâye. Garson çayları yenilerken, beni her yerden görmezden gelinmiş gibi bir bakışla izliyor. Belki de, bu kadının anlattığı hikâyelerin peşine düşmüş diğer insanların izlerini görüyordur.

Bir saat ya da belki daha fazla bir süre, bir hayalet gibi Beyoğlu’nun köşelerinde dolaşırken, bu hikâyelerin iç içe geçtiğini fark ediyorum. Gece yarısı sokaklarında yankılanan ayak sesleri, fısıltılar, gülüşmeler; hepsi bu büyük anlatının bir parçası. Belki de bu yüzden, o gece, Beyoğlu’nda dolaşırken, bilmediğimiz hikâyelerle karşılaşmayı beklememeliyiz. Herkesin bir anlatısı vardır ancak esas olan, bu anlatıların birer yankı olmaktan çıkıp, hayatın kendisine dönüşmesidir.

Ne zaman ki bu kafe, bu köşe, bu sesler arasında kaybolduğumu hissetsem, onun sesi hala kulağımda yankılanıyor. “Beni anlama, sadece beni dinle,” demişti. İşte o nedenle, Beyoğlu’nun hikayesi, her köşesinde bir bulmaca gibi kalacaktır. Ve belki de bu, bu şehrin asıl büyüsü.